Türkiye'de Sahne Sanatları: Umut mu, Direniş mi?

Türkiye'de Sahne Sanatları: Umut mu, Direniş mi?

Sahne sanatlarıyla geçen otuz yılı aşkın bir kariyerin bana öğrettiği en önemli şey şu: Türkiye'de tiyatro, dans ve performans sanatları her zaman bir mücadele alanı olmuştur. Ama bu mücadele, sanatı zayıflatmak yerine her seferinde daha güçlü kılmıştır.

Rakamlar umut verici görünüyor. Son yıllarda tiyatro seyirci sayıları rekor kırıyor, yeni sahneler açılıyor, devlet desteği miktarları artıyor. Ancak yüzeyin altına baktığımızda tablo daha karmaşık. Bağımsız tiyatroların sahne bulma mücadelesi sürüyor, destek mekanizmalarında şeffaflık sorunları yaşanıyor, ekonomik kriz sanatçıların gündelik hayatını doğrudan etkiliyor. Avignon ya da Edinburgh gibi festivallerin bütçelerinin büyük bölümü devletten gelirken, Türkiye'de sponsorluk ağırlıklı bir model hâkim — ve bu model kırılgan.

Buna rağmen, Türkiye'nin sahne sanatları sahnesinde inanılmaz bir enerji var. Genç tiyatrocular cesur metinlerle sahneye çıkıyor, bağımsız topluluklar uluslararası festivallere davet ediliyor, dans sanatçıları kendi özgün dillerini yaratıyor. Pandemi döneminde bile dijital gösterimlerle seyirciye ulaşmanın yolları bulundu. Sanatçının direnci, her koşulda üretmeye devam eden iradesi — işte Türkiye sahne sanatlarının asıl gücü budur.

Asıl mesele şu: Kültür politikalarının sanatı bir lüks değil, toplumsal bir ihtiyaç olarak görmesi gerekiyor. Eğitim sisteminin içinde sahne sanatlarına yer açılması, genç nesillerin bu sanatlarla erken yaşta tanışması, eleştirel düşünce ve empatiyi besleyen bu alanın desteklenmesi — bunlar olmadan seyirci sayılarındaki artış kalıcı olamaz. Sahne sanatları, bir toplumun aynasıdır. Ve o aynaya bakmaktan korkmamamız gerekiyor.